Bir Günün Hikayesi

0

Yafta , , , , ,

Gıcırdayan otobüs kapıları ardına kadar açılıyor.Pos bıyıkları altında binlerce düşünce güden şoför,yolcu kalabalığına bakıp,hızlı davranmalarını işaret edermiş gibi dakikalık periyotlarla ayağını gaz pedalından çekip,insan denizini daha da dalgalandırıp,gelgitlerini arttırıyor.Ortama gereğinden fazla olan gerilimi yaşatıyor.Tüyleri diken diken olan yolcular,aceleyle adımlarını atıp,yerlerini almak için sicim terleri döküyor.Paradan sorumlu,otobüsün devlet bakanı her zamanki koltuğunda oturmuş,sıkkın,bıkkın ve biçare pembe panjurlu hayallerine dalmış,sığ sularda kulaç atıyor.Aortları içine çökmüş,melüm melüm gözlerle teker teker otobüse binen yolcuları izliyor ve para döngüsünün ana dişlisinin çarklarını hareket ettiriyor.Boş olan yerler parsellendikten sonra,muavin el işaretiyle kaptana onay verip,yoluna devam etmesini istiyor.

Ön safhalarda ileliyorum.Elim karıncalanmış.Yüzümde tazeliğini koruyan sinir ve endişe sentezleniyor.Sıkıntı yanaklarımı şişirmiş ve beden dilim tavana vurmuş.İnsan denizini,ileriye doğru hedef aldığım kafam ve gövdemle yarıyor,arkada kalan sevgilime göz atıyorum.Şampuan reklamlarındaki gibi saçlarını sırtına atıp,tıkış tıkış olan göt kadar otobüste ''pardon'' diyerek giderek düşen,ayaklar altına alınan insanlık seviyesini kurtarmak için nezaketen yardım istiyor.Önüne barikat olan hıyarlar,koyu sohbetine devam ediyor.Otobüsün baş kısmında olan dalgalanma sonucu,ayakta olan ahali öteleme hareketi yaparak,dar olan sınırı iyice küçültüyor.Meksika dalgası ayakta olan yolcular arasında elektriklenerek yayılıyor.Fiziksel olarak,otobüs ahalisinden ufak tefek olanlar durumdan hoşnut kalmayarak,çemkirmeye başlıyor.Fitilin ucunu ateşleyen duyarlı kalabalık,otobüs şoförünün,burada ben kuralları koyarım tavrıyla;monarşi sisteminde ezilen köylüler misali susarak,kolonileşmeye başlıyor.Sırt çantasından tanıdığım sevgilimi işaret parmağımla dokunarak ürkütüyorum.Beklemediği için,tepesi atan çatacak yer arayan bunamış teyzeler gibi patlamaya hazır düdüklü tencere gibi bakıyor.Önünde beni görünce,rahatlıyor ve omuzlarımda soğuyan,baskıdan ötürü nabzı hızlanan damalarlarını cildimde hissediyorum.Arka taraflara ilerleyerek,kümese dönmeyen temiz yerler buluyoruz.Parsellenmemiş boş koltuk bulup,hemen çöküyoruz.


Ayakta olanların çilesi henüz bitmemiş,aralarında bazıları müzakereye giderek,içgüdüsel olarak otobüsün dolduğuna inanmayan,nicelik anlayışı bizimkisinden farklı olan şoförü ikna edip rahatlıyor.Açılmayan camı,otobüsün kaslı,yakışıklı delikanlısının tek el hareketiyle açmasıyla kaldığı yerden devam eden sinerji,soluk kesmeden emin adımlarla otübüsün kirli koridorundan savrularak burunlarımıza işliyor.Havanın sert esmesiyle az olan saçlarım dalgalanmak istiyor.Kendisini rüzgarın şefkatli ellerine bırakıp,tüy gibi hafif olmayı istiyor ama bu isteğe karşı tezatlık oluşturan saç diplerim aralarında çetin mücadeleler veriyor.Kısa süre sonrasında laktik asit birikmesiyle yorgun,bithap düşen sevgilim omzuma yatıp romantik filmlerin izbe ve köhne mekanlarda da yaşanılabileceğini anımsatıyor.Yanaklarındaki tatlı tebessüm,cebinde anahtarlığın çıkardığı sesle yeni oluşan huzura çomak sokan,ıvır zıvırı eksik olmayan amcayla yerini ekşimiş surata bırakıyor.

Toplum olarak,hayatında böyle sahnelere tanık olmayan ahali,anne tespitinden öteye gidemeyerek kulaktan kulağa fısıldaşıp kendi çaplarında bizi kınıyor.Değerli farklı olduğu için fal taşı gibi açılan gözleri,üst dudak buselerinin hafifçe havaya kalkıp titremesi,kınama ritüelinin sonu oluyor.Konforsuz ve alışılmadık yolculuğumuzun kurtarıcısı,tepe ''inecek'' yazan neon ışıkla yapılandırılmış renkli tabela oluyor.Kalabalık arasında kendimizi kamufle edip,aralarına karışıyoruz.Adımlarımızı ritimsel ezgilerle atıyor,mırıldanmalar ve homurtular müziğimizin bir parçası oluyor.Yan sanayi olarak otobüs egzosu orkestranın şefi oluyor.Mutlu yolculuğumuzda (!) gondoluyla vaat edilen istikametine taşıyan otobüsü,selamlayıp tüm içtenlikle el hareketimizi yapıyoruz.

Olmasın

0

Yafta , , , , ,

Kült değerler ve değişmeyen fikirler üzerinde,cambaz olarak elimizde dengemizi sağlayacak herhangi bir nesne bulundurmadan,sıraat köprüsü misali sicim terleri döküyoruz.Kuşaktan,kuşağa geçen,kalıplaşmış ve beyinlere nüfuz etmiş,düşünme mekanizmasının bel kemiği olmuş kavramlar,söz öbekleri vs...

Bazıları gelenek,görenek,örf ve adetlerin getirdiği biçimlenme tarzından kaynaklanabilir.Yeri gelir,kişisel gelişimimizde çevremizin kaynak olmasıyla,taze dökülen çimento harcı olan biz,işittiğimiz her kelimeyi çimentoya düşürerek izler bırakıyoruz.

*Radyolarında en sevdiği sanatçı serenat yaparken,beş çaylarını ve orta şekerli kahvelerini yudumlarken,pembe düşüncelere yelken açan,fırsatlar ülkesine gidiş-dönüş bileti alan kişi,''pembe panjurlu ev'' hayalinden vazgeçsin.

*Canım,cicim aylarına kapılıp,batılılaşma çabaları içerisinde dişli çarkı görevi gören gavur özentisi sevgili kınasını ''Roma,Paris'' değil de,senelerden beri mazlum kalmış,evlilik,istikbal gibi hassas konuların döndüğü sohbetlerde garipsenmiş,beğenilmeyen ülkelere gidilsin.Zimbave.

*Gazeteciliğe yeni soluk getiren,sür manşetleriyle şaşkına uğratan,''bir gecede voleyi vurdu'' ''milyarder oldu'' gibi haber başlıkları,üçüncü sayfa haberlerini süslemesin.

*Artık,kaderi belirleyen sınavlarda birinci olup,dereceye giren parlak öğrenci,birinci olduğu haberini;Bodrum'da muz üztündeyken veya plajda bayanların sırtına güneş kremi sürerken öğrensin.

*Yurdum insanı manzaralarından,gittiğe yer her neresi olursa olsun,ben burdayım diye bağıran davranışlara girilmesin.Uçaktan,bizim ev gözüküyor mu ? Alt segmenti olarak,Google Earth'te emsalsizce dünyayı dolaşıp,bizim evi görebilir miyiz ? Hissiyatı son bulsun.

*Sınıflardaki inek kızlar Helvacıoğlu flütü,yılların ustası gibi gıpta edici soluklarla,engin nota bilgisiyle çalarak,sınıfın en iyi notunu alıp diğerlerine nispet yapmasın.

*Özellikle macera filmlerinde görülen,film boyunca civcivli sahnelerle süslenmiş,izleyicinin kanına donduran sahneler varken,araya yaşlandıran;örneğin erkek ve bayan karakter,canavarın soluğunu enselerinde hissetmektedir.Koşarken,senaryo yüzlerine bakar ve yerde elini atmışçasına tünel bulurlar.
Erkek:Hadi ! İpek,çabuk tünele gir.
Bayan:Mahmut,benim sana söylemem gereken bir şey var.
Erkek:İpek,şimdi sırası değil.Diken üstü durumdayız.Sen hala diyalog kurmak istiyorsun.
Bayan:Ama çok önemli
Uzunca bakışmalar...

*Korku filmlerinin olmazsa olmaz öğesi,esas oğlanların şükredeceği şişman ve her işe burnunu sokup hıyar olan,meraklı karakter.Evin en ucra köşesinde,kimseden habersiz yıllardır kullanılmayan odaya yönelmesin.

*Mahalle maçlarında,kalecilerin diktiği degaj dan gol olursa,kabul edilsin.Mümkünse,maç boyunca kıçından nefes alan,ameleye dönen,takımı sırtında taşıyan,hakkı yenilen,gariban kaleci omuzlarda taşınsın.

*Mitoz bölünme yaşayan,mahalle maçları kavramlarından ''kaleci/oyuncu'' ikilemi kalksın.Kalecilere çifte standart hakkı tanılmasın.

*''Onların da selamı var'' denilerek,kendisini olmayacağı sempatikliğe ve hoş görüye sokan,çaktırmadan yalan söyleyen,gecenin adamı olan misafir dobra olsun.Bir kere de yalan söylesin.

Senelerin Hıncını Çıkartmak(El Hareketi İçerir)

2

Yafta , , , , , , , ,

Pür dikkat kesilerek,dört gözle sevgili kahramanız mario nun nazını çekerek,yalçın kayalar gibi sert sarp,engin yollardan,bileği bükülemeyen bilmem kaç tane cengaverin mezarı olmuş,efsanelere konu olan fenomen yaratıkları bir el hareketiyle datalarına ayırdık.

Yeri geldi,şerefsiz oyun vaat ettiği prensesi başka bir yerde olduğunu,yanlış istikamette olduğumuzu bildirdi.Sadist.Tuğlaların üzerinde paytak ayakları ve piskelleşmiş efsane bıyığıyla saftirik mario,onun kadar ekran başında tuş kombinasyonu yapmaktan elleri su toplamış,nasırlaşmış körpe beyinlere meze oldu.

Çocuktuk.Anlayamadık.Tabi ki insana koyuyor böyle davranışlar.O kadar yol teperek gel,yaman engelleri aş,canın pahasına ateş toplarından kaç,ayağının tozuyla prensesi güçlü pazularınla göklere kaldırıp,romantik ritüellere başlayacakken şevkin kırılsın.

Yakışmadı.

Ayrılık(Romantik Ambiyans Oluşturamayan Adamın Dramı)

4

Yafta , , , , , , ,

Son derece mutluyduk.Keyfimize diyecek yoktu.Orta şekerli kahvemiz saatini şaşmıyordu.Tüm bu mutluluk kombinasyonları içerisinde güle oynaya eğlencemize devam ediyor,dozajı arttırarak mutluluk hormanlarını çifte telliye kaldırıyorduk.Yüz kaslarımızdaki ani gevşemeler,anlamsız gülüşmeler ve karın kaslarının fazla kasılmasıyla oluşan,en ufak gülme kırıntısında kollarımızı belimizin iki yanına tutup acısa bile diken üstü gülmeye devam ettiğimiz,pembe panjurlu anılar.Kuşların hiç olmadığı kadar geveze ve güneşinde içi içine sığmadığı,tüm ihtişamını kadim dostu dağlardan izlerini alarak,kaynağa doğru yöneldiği vakit.Doğayı mutluluk sarhoşluğumuzdaki çembere dahil ediyor,doğa anayı kıskandıracak manzaralara yelken açıyorduk.Uçsuz bucaksız kaynak niteliğindeki mutluluğumuzun dümeninin başında kuşlar,arkamızda güneş ve eksik olmayan kahkahalar misafirimiz oldu.

Yeşil çimenler arasında cesurca ilerliyor,adımlarımız su içinde dirence karşı koyan yalın ayaklar gibi ağır ve yavaş ilerliyordu.Aynı doğrultuda,sapmadan yollarına devam eden iki sevgi fıçısı,kendilerinden o kadar geçmiş,benliklerinden hiç olmadığı kadar sıyrılmışlardıki;doğanın engin kayalıklar gibi sert koşullarına göğüs gererek,cahil cesaretiyle yalın ayak koşuşturmaya başladılar.Börtü böceğe aldırmadan,kendilerini bekleyen hazin sona bir adım daha yaklaşıyor,bilinmeyene doğru kürek çekiyorlardı.Yeşil çimenlerin arasında ceylanlar gibi gezerken,yüreklerindeki çarpıntı richter ölçeğinin endişeli verilerinde dans ediyor,fazlasıyla çarpıyordu.Nihayet yoruldular ve tepede yalnız ikametgah eden,bunaltıcı sıcaklarda yolcuların bellediği durak,gölgelerin altında soluklanmak için biçilmiş kaftan,mavi gök yüzündeki bulutları en iyi izlenilen miskinlik bayırı,tutunacak bir dal...

Harcadıkları efor,vücutları tarafından belli ediliyor,sırtlarından ve alınlarından dökülen sicim terleri,dur durak bilmeyen iki apansız yolcunun tuzu,biberi oluyordu.Sırtlarını soğuk,dayanıklı ve konforsuz çınarın gövdesine dayadılar ve bulutların yapraklar gibi ordan oraya dağılışını,gözlerini kırpmadan izlediler.Mavi gök yüzünde pusulasını arayan bulutlar,bazı telaş içinde hızlı bazıları vurdumduymaz burnunun dikine giden yaramaz bir çocuk.Beyaz bulutların,usta aşçı gökyüzünün yemek kalıplarıyla aldığı şekilleri izliyor,arada ıslak taneleri dökülüyordu.Erkek,sırtının terinin kuruması sonucunda tir tir titreyen kadını,güç kollarıyla sarmaladı ve vücut sıcaklığı soğuğa karşı kalkan oldu.Arada bir dudaklarına ve yanaklarına buseler konduruyor,romantik filmlerin vazgeçilmez sahnesini gözlerinin önünde sergiliyordu.

Olayın gelişme bölümü,yukarıda anlattığım hadisedeki gibi büyük çalkantılarla,kaderin kendi eliyle yaptığı aşk tünelinde yolcu olan iki çiftin,gondollarının doğanın yardımıyla keyifli ve iyiliklerle süslenmiş aşk şölenine fersah fersah ilerlediği,adamın sevgilisini öpmesiyle biten mutlu sonlu filmler gibi noktalanmadı.Sevgilimle ağacın altındaydım.Yeşil çimenlerin arasında özgür atlar misali dart nala adalelerimiz şişene kadar koşturduk.Arada bir boğazıma yapışıp,aşk oyunumuzun içine çomak sokan,istikbalimi ve geleceğime barikat kuran nankör böcekleri öldürmem zaman aldı.Evet yalın ayak koşmuştuk.Ayağımızın kesilmesi,burkulması,acil bir önlem alınacak kazayı düşünmeden aşkın büyüsüne - dağa doğrusu sevgilimle öpüşmek için en doğru zaman - kapılmış,gözleri kara mücahitlere dönüşmüştük.Çimenlerin arasından,bitiş noktası olan tepedeki vaat edilen aşk yolculuğumuzun son durağı, çınara gelene kadar küfretmiş,ısırgan otları ve böceklerin mütekare antlaşmasıyla beni gafil avlamasının verdiği reaksiyon olan kollarımın kaşınması ve sürekli böcek bulma ihtimaline karşı taarruzda beklediğim götümden nefes aldığım dakikaları geride bırakmıştım.Sevgilim kendini oyuna o kadar kaptırmıştıki,küçüklüğümüzde bize devamı anlatılmayan ''tavşan ile kaplumbağa '' masalındaki tavşan misali,gerile gerile ağacın altında bekliyor,artistlik taslayarak geç kaldığım için utanmamı bekliyordu.Yolculuğumun dert ortağı ayaklarım ve ciğerlerime söz geçirmek için,ağacın yanında soluklandım.İnci inci terler yorgunluktan harap düşmüş vücudumun her yerinden pınar misali akıyordu.

Tam romantik ambiyans oluşturduk derken,koltuk altlarımda beliren ışık hızından daha hızlı yayılan,temas ettiği yüzeylerde ölümcül etkiler bırakan ter kokusu,sevgililerinde buluşmada korkulu rüyaları olan angut erkekler gibi başıma gelmişti.Hafiften turşu kokan tişörtümü önemsemeyip,sevgilimi yamacıma çektim.Güçlü pazularımla sarıp sarmaladım.Sarmalama işlemim saniyeler sürmüştü.Tiksindirici kokuyu alan sevgilim,iğrenmiş ve kollarımla sardığım yapay mağaradan güçlükle kendisini atabilmişti.Elini burnuna götürüp,deliklerini kapatınca,koltuk altın kokuyorun evrensel sembolü zorda kalınca makina misali işleyen beynime,kıvılcım çakmış ilk firesini vermişti.Yakınlarda su kaynağı aradım.Amazonda gezinen,kırk yıllık kampçılar gibi olmayan keskin aletimi çıkartmış,boyumu aşan devasa yaprakların arasında kaderimi değiştirecek doğa harikasını arıyordum.Gölete gelince tişörtümü çıkardım.Koltuk altlarıma su serpip,sevgilime geçici bağışıklık kazandıracak ama ilişkimizi az da olsa kurtaracak yönteme güvendim.Tedavisi koltuk altlarım kuruyana kadar sürsede,kısa sürelik zaman zarfında istediğimi alacaktım.Kararlıydım.Gelmişken hacetimi de gideriyim dedim ve bana en büyük kazığı atmış yeşilliklere kendi vücudumun hazırladığı sıvıyla karşılık verdim.Ağacın yanına geldim.Sevgilim ''gıhgıhgıhgıh'' gülüyordu.


''Ne oldu ? Niye gülüyorsun ? '' dedim.
İşaret parmağıyla kıllı göğsümü işaret ederek,''Tişörtünü mü kaybettin ? '' dedi.
Her şeyden habersiz,bi haber kendime baktım.Hakikaten tişörtümü kaybetmiştim.Şerefsiz doğa,uzatmada rövanşı kazanmıştı.Kollarımı iki yana açıp peluş ayıcıklar gibi paytak paytak sevgilimin yanına gittim.
Kalkıp benden uzaklaşmaya başladı.Gözleri kısık ve kollarını bana doğru hedef alarak ''Ne olur gelme Umut.Ben eve gidiyorum.Sözde ''çok romantik olacak '' diyordun.Ancak,yol kenarlarında veya yeşillik alanlarında mangal sevdalısı krolar gibi atletinle geziyorsun.Kusura bakma ama benim zamanım yok.Sana güle güle '' diyerek dilime pelesenk olmuş iki cümleyi boğazıma doladı.
Çekip giderken,galip olan doğa tüm dünyaya mağlup olduğumu ulaklarıyla yetiştiriyor,düşenede bir tekme misali havayı soğutarak,yağmur yağdırma kıvamına getiriyordu.Çimenlerin arasında atletiyle,koltuk altı kokan,yüz üstü bırakılmış adam haline ağlıyordu.

Gamsız

0

Yafta , , , , , , , , ,

Hayatta insanın eline fırsatlar gelir.Her insanın eline değerlendirebileceği şanslar yakalamıştır.İçinde bulunduğu durum,çevre ve ruh hali faktörleriyle,biçimlenir ve fırsata olan bakış açısı değişir.İstemsiz olarak,dışardan gelen baskılarla önüne altın tepside sunulan hayatının fırsatını,koca bir hiç misali elinin tersiyle iter.Duruma göre de itmek zorunda kalır.Hani derler ya ''talih kuşu kondu'' aslında konmaz.Semalarda özgürce kanatlarını açıp,küçük kemikleriyle süslenmiş karın boşluğunu alabildiğince temiz havayla doldurup süzülürken uygun bir tünek bulur.Tünek:Fırsalat ülkesinde gondoluyla gezinirken,talihsiz rehbere rast gelmiş orta direk memur maaşıyla kıt kanaat geçinen aile.Sonra talih kuşu bulunduğu yeri beğenmeyip yeni maceralara kanat açar.Arkasında şevki kırılmış,hayalleri parçalanmış ve ağzından dökülmeyen küfürlerle bir aile bırakır.

Soğuk bir kış akşamı.Dışarıda yağmur,tüm gazabını gösteriyor.Sevgilisinden yeni ayrılmış,dertli ve saniyeler sonra depresyona girecek avutulması gereken körpe genç kız misali içini boşatıyor.Pencereden yağmur tağnelerinin cama vurunca ''dıtdırıdıtdırı'' sesini işitiyor,vasat elektro gitar solosunu andırıyordu.Evin sıcak ambiyansından,soğuk ve ıslak sokak kaldırımlarına bakınca tüylerim diken diken oluyor,azıcık empati yapmak için beynimi meşgul ediyordum.Elinde bond çantası,ayaklarına kadar inen ıslanmış ve rengi açılmış koyu pardisüsüyle tam bir memur profili çizen babam,koşarak apartman kapısını bulmaya çalışıyordu.Babamla birlikte bardaktan boşalırcasına yağan yağmurla düelloya girmiş,şanslı olanların yanlarından eksik etmediği,televizyondaki gerzek;futbol programlarındaki allem edip kullem edip adam gibi yorum yapamayan tahmin adamlarını dinlemeyerek teçhizatlı işe gidenler,şemsiyeyi kılıç misali kullanıyordu.Yağmur damlaları arasında,şemsiyesiyle yararak geçiyordu.Babamın ıslanan ve hiçbir tutar ödemeden temizlenen,soğuk kaldırımlardaki ayak izleri;hamlesini yapıp geri çektiğinde oluşan ayakkabı kalıbından anlıyorduk.

Ev ahalisi olarak,gözü yollarda baba hasreti burunlarında tüten iyi süt emmiş aile çocukları gibi kapıyı açarak loş ışıkla aydınlanan ve ayak sesleri boşlukta yankılanan merdivenlere baktık.Babamın kafasının şekli ışığın yardımıyla gölgesini göstermişti.Sevinerek yanına koştuk.Ben babamın pardüsüsünü,kardeşimde evin çocuğunun erkek olma ritüellerinden olan babanın eşyalarını taşıma geleneğini devam ettiriyordu.İçine su giren ayakkabılarından sırılsıklam olmuş beyaz çoraplarıyla eşikte iki çift ayak belirdi.Sonra babamın loş ışıktaki eğilmiş vücudunun silüeti,kapıyı kapattı.Neşeli Amerikan filmlerindeki,aile reisinin günün olağan dışı iyi geçişi,sosyal standartlarının ortalama üstünde oluşu ve yemeği yemek için sabırsızlandığı karesini çizmiyorduk.Kollarını kocaman iki yana açınca ayaklarını dizlerine koyup,güçlü pazularıyla atlı karınca deneyimini yaşatan babamız yoktu.Klişelemiş sorulardan,işten,günün nasıl geçtiğinden sorular sorardık.Sorularımız o kadar gerçekçi gelirdiki,babam işin stresini omuzlarından ve mental olarak zihninden atamamış rehabilite olmak için demlenen çay ve telizyon kombinasyonuyla kendisine terapi yapardı.

Babamın ıslanmış pardüsüsünü odasına götürürken,holden geçerken üstünden damlayan tazeliğini koruyan su damlacıkları ve stresin ve kederin üstüne işlediği vazgeçilmez stres topu sigaranın küçük kaçamaklarından kalan kokuları küçük burnumla çekiyor,yüzümü ekşitip kafamı çeviriyordum.Kulak memesi kıvamındaki sevgiyle hazırlanan yemeğin,metal fırınlı tencerenin sevginin diğer tarif malzemelerini tepkimeye sokmasıyla kaynadı ve ''yemek hazır'' tekbirini kaynayarak tıpkı volkan misali çıkan sıcak buharının metal nesnesini havaya kaldırmasıyla,tüm ev ahalisine ferman okudu.Ailecek birlikte olabildiğimiz,hayatın zor koşullarına dar alanda kısa paslaşmalar yaparak küçük tatlar aldığımız yemek konuşmasını babam başlattı.Çatalıyla salatanın köşesinden ufak lokmalar alıyordu.Azğında yemek varken,konuşmacı resmini çizmeye çalışan akadamisyenler gibi iki birleştirip çenesine koydu ve ışıldayan gözlerle,bitmeyecek istekleri olan iki çocuğu dinlemeye koyuldu.

''Baba ben telefon istiyorum '' dedim çekinerek.Yanaklarımda hafif kızarma ve ağzımı yana kırma efekti oluşmuştu.
''Niye ? '' diyerek,gelen teklifin büyüklüğünü organik gıdayla zehrini almak için babam salatanın köşesinden ufak lokmalar almaya devam etti.
''Bütün yaşıtlarımda var baba.Hepsi çıkartıp önümde hava atıyor.'' diyerek ergenliğimin verdiği akranında ne varsa sende iste hastalığına yakalanmış,evet denilirse olayın enfeksiyon halinde kardeşimede geçeceği tehlikeli safhaya gelmiştim.
''Bakarız.Bir maaşımı alayım.'' diyerek babam,şuğan için durumunun olmadığı akıllı harcamalar yapması gerektiğinin ve memur çocukları için kutsal gün olan ay başını beklememizi şiddetle ısrar etti.
Konuşmamızdan iki hafta geçmişti.Kutsal gün geçeli üç gün olmuştu.Babam hasat zamanında,iyi ekin toplayan çiftçiler gibi güler yüzlü gelmiş,birkaç gün sonra taksitlerle çarçur olacak parayı bile bile kendisini avutmaktaydı.Balkonda,dolmuşlarında evimizin karşıındaki uğrak yeri olan seyyar ciğerciye bakıyordu.Ciğerciden yükselen arabesk ezgileri,balkonun soğukluğu,ankara ayazı ve babamın busesine dakikalık periyotlarla gelen sigara ortama ambiyans yaratmıştı.Balkondaki taburelerden bir tanesini babamın yanına çektim.Sıkı dostlar gibi elimi babamın sırtına koyup,ufka baktım.''Baba,ne oldu bizim telefon işi ? '' diyerek çıkmaz sokağa girerek sıkışan babamın nefes alma seviyesini iyice daralttım.Alnından sicim terleri akıyor,elleri nemleniyordu.Sigarayı uzun çekişten sonra hiç olmadığı kadar ufka baktı.''Oğlum,durumum müsait değil.Biliyorsun.Kardeşinin de istekleri var.Senin istediğini alırsam,kardeşine ne alıcam ? Hele birkaç ay daha geçsin,sende harçlık biriktir.Biriktirince gel ''baba bak ben bu kadar yaptım '' de.Bende üstüne koyarım '' diyerek önceden kurduğum hayelleri çöpe atmış,şevkimi nazikçe kırmıştı.Somurtup,hızlıca balkondan çıkıp salona gittim.

Yıllar sonra çay bahçesinde oturuyorum.Kışların cıvıldadığı,yapay şelalesinin eksik olmadığı,insanın üzerindeki negatif yükleri alarak nötrleyen,gizli rehabilite oluşumu olan terapiye kendimi kaptırmışım.Yarım saatten beri önümde dikilen,sipariş almak için kıvranan garsonu görmemişim.Bana ellerinde olan içecek stoklarını sayıyor,elllerindeki malları fiyatlarına göre kategorize ediyordu.''Çay mı içsem ? '' diye sesli düşündüm.Birden garsonun cebinde gizlice bekleyen,aniden göreve başlayan kalemi gördüm.''Yok ! Yok ! Ben sesli düşündüm.Söylicem şimdi '' diyerek beklemekten ağaç olan garsona meyve vermesi için zaman tanıdım.Cebimdeki bozuklukları elimle yokladım.Yol paramı ve içecek paramı tahmini hesabını yaptım.Çay alırsam halk otobüsüne binecektim.Kola alırsam dolmuşa binecektim.Pisboğazlığım tuttuğu için,mideme söz geçiremedim.Midem,aklımın yerine hınzırca geçip,robot misali beni kontrol etti.''Kola alıyım '' dedim.
Hesabı ödemeye gelince ceplerimi baya bi aradım.Arka cebimde,kötü günler için rezerve edilmiş yirmi milyon buldum.Kendime küfrettim.

Yakışıklılık Zımpara,Biz Odun,Olduk Yalama

4

Yafta , , , , , , , , , ,

Doğam gereği bazı zamanlar odunlaşabiliyorum.Yapımda ve hamurumda var.Popüler kültürün bir pompası haline gelmiş,ülkesindeki mevzulardan bihaber dangalaklar misali şuursuzca dolaşmaktan iyidir.Yeri geliyor yeni arayışlar içerisinde,kendimi sokağa atıp emsalsizce dolaşmadığım zamanlar olmuyor.Biçare geziyorum.Cana yakın,sempatik,öğrenci cebini sevindiren fiyat yaftasına sahip nadide dükkanlara girip,cebimdeki bozukluklarla hiç olmadığım kadar seviniyorum.Sokağın öksüz çocukları olan banklara oturup,elinde gitar;sadece birkaç nota bilen umudu çok ama imkanı az olan müzisyen adaylarını dinleyip,kulağımın pasını siliyorum.Bazen yanıma güvercin geliyor.İkimiz de hızlı geçen hayata kafamız eğri ve her an tetikte,hızlı adamlarla,kalbimiz çarpa çarpa,kim kucak açarsa oraya doğru yelken açmaya müsait vaziyette sokaktan geçenleri izliyoruz.Arada çaktırmadan puaçamı gagalıyor.Ses çıkarmayan,boynu bükük aş kaynağı bulunca,arkadaşlarını çağırıp ziyafet vermeyi planlıyor.

Neyse.Durum analizine geçelim.Yakın arkadaşımla bundan birkaç yıl önce kızılayda geziyoruz.Cebimizde küçük heyecanlar ve küçük şeylerden büyük tat alacak düzeyde nakitimiz var.Vitrinlere gözümüz takılıyor.Hava soğuk.Benim paltomdaki yere doğru sarkan,üşendiğim için düzeltmediğim metal parça vücudumun uzuvu haline gelmiş.Vitrindeki dolgun fiyatları görünce,şaşkınlıktan cama ''çıt,çıt'' vuruyordu.Her nefes almamızda vitrindeki şeffaf camlarda kalıntılarımızı bırakıyor,bizden önce gelen kişilerin soluk izleri camlarda tazeliğini koruyor.Sıcak olduğundan fazla uzaklaşamadıklarını anlıyoruz.Vitrine o kadar odaklanmışızki,gözümüzü kırpmadan,hayata kapalı şeffaf camı izlemişiz.Hafta sonu ailesiyle çarşıya çıkan,mutlu aile çerçeveleri ve fotoğraflarından nasibini alamamış,çocuklarına oyuncak alarak sevindirmek isteyen kurnaz baba dükkandan çıkıp el hareketleri yapıyor.El hareketi gözlerimizin önünde değişik hareketler alıyor,ve yanaklarımızda hafif sıcak,karıncalanmalar hissediyoruz.

Pos bıyıkların altından,sakallarını yeni traş etmiş,çakı gibi yüze ve kaslarıyla uzaktan izbandut misali görünen tilki baba,sesli ihtarlarından vazgeçip,kas gücüne başvuruyor.''La mına koduğum ! '' diyerek,yalçın kayalar gibi sert tokatlarıyla,dayağına estetik katıyor.Savurulunca kıç üstü yere düşüyorum.Ağzımdan ''Mıhıkı mıhıkı '' çıkıyor sadece.Tabanları yağlayarak,kalabalığı yarıp geçiyoruz.En yakındaki cafeye sığınıp,inzivaya geçiyoruz.Kapıyı ittirince çalan zil sesi,bize belgesel programlarındaki gibi av olan hayvanların neler hissettiğini ima ediyor.Aninden sevgi yumağı oluşturup babanın bir çalılıktan çıkma tehlikesiyle,voltran oluşturuyoruz.Tırsa tırsa en köşedeki,loş ışıkla aydınlanan ve servisi geç gelen masaya özellikle oturuyoruz.Benim titremelerim geçmemiş,yakın arkadaşım adeta zelzele geçiriyor.Üstümüzde cillop gibi,bol kürklü,çevreye aykırı ve greenpeace oluşumuna çomak sokacak nitelikte kabanlarımız var.Titreye titreye kafamı çevirince,bizi iki saatten beri izleyen tüm cafe ahalisine ''ne bakıyonuz lan ?! '' diyerek gürlüyorum.Engin çınarlar bile yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya geliyor.

Paltomu çıkarıp,oturduğum sandalyenin gövdesine koyuyorum.Boğazlı kazağım,cafenin sıcak ambiyansına dayanamayıp cildimdeki ter zerreciklerini harekete geçirip,sicim terleri döktürüyor.Garson yanıma gelip ''Abi iyi misin ? '' diyor.''Yok bir şey bilader.Terliyorumda.O yüzden '' diyerek olayı ört pas ediyorum.Sıcak çaylarımızı içip,böbrek üstü bezlerimizdeki adrenalin hormonunu az da olsa zapt ediyoruz.En köşedeki masa olduğumuz için tüm gözler bizim üzerimizde,çayımızı yudumlarken ''hüüüppp'' sesini çıkartırsak,hepsinin siniri bozulup bir daha gelmemek üzere cafeyi terk edecekleri havasına bürünüyorlardı.Karşımda stresten şekerlere mimari uygulayıp,kendince hane yapmaya çalışan arkadaşıma bakıyorum.Temeli iyi atmadığı için ufak sarsıntıda derma çatma şeker evi yıkılıyor.Çaylarımız bittiği için garson tazelemek için elini ikide bir zamanlık periyotlarla kombo yapıyor.Her elini uzattığında,pis boğaz çocuğunu durdurmak isteyen anne tespiti yaparak,elini vurup kınıyorum.Yakın arkadaşım gözcülük yapıyor.Cafeye giren tüm insanları tarayıp,psikanalizini çıkarıyor.Çocukluğunda futbolcu kartı sattığı için,her türlü insanla temas halinde bulunmanın verdiği ''insan sarraflığı'' etkisini gösteriyor.

Yağmur tüm şiddetiyle gürüldüyor.Kasa başındaki dükkan sahibinin bıyıkları ve yüz ifadesi yağmurla birlikte coşan korku filmini andırıyor.Fon müziğimizde ''Akrebin gözü,aklı ''.Çayı beklete beklete içince,kıllanıyor.Ulağı  olan garsonu gönderip,topraklarından gitmemizi yoksa atağa geçiceğinin üstü kapalı haber yolluyor.Yakın arkadaşım ağzından mırıltılar ve türkülü ezgiler şakımaya başlıyor.Çok zaman geçmeden kulağımı kabartınca,Yunus Emre'den ilahi söylediğini anlıyorum.Bende ona eşlik edip,boka saplandığımız durumu düzeltmek için Mevlana'dan okuyorum.Dükkan sahibi gürüldüyerek,kıllı kolları,çıkmış göbeği ve fırlayan asabiyetiyle masamıza geliyor.''Beyler,artık kalkın hadi.Bir çay söylediniz,ev bellediniz valla.İşgal ediyorsunuz burayı.''diyerek saatler içerisinde volkan gibi patlayan sinirinin küçük bir reaksiyonunu gösteriyor.Durumu açıklayarak,günün kahramanı olamk isteyen her boku bilen lavuklar gibi atılıyorum.Arkadaşım bir köşeye tünemiş,şekerle oynuyor.Tam söze başlayacakken yandaşları garsonlar arkasında beliriyor.Baş parmağımı,işaret parmağımın üstüne koyarak açıklamanın beden dilini yapıyorum.''Abi,biz birini bekliyoruz.Yoksa çok oturmayacaktık.Vallahi.'' diyorum yusuf yusuf ruh haliyle.Allah yüzümüze bakıyor ve cafeye iki bayan giriyor.Tam yukarıdaki salona geçicekken,kıvrak zekamı kullanarak onları işaret edip ''Ah ! Abi geldiler işte.Huhu biz burdayız '' diyorum gerzek gerzek.Arada da el sallıyorum.

Dudağını hafifçe büküp,olaya açıklık kavuşturmak isteyen kızlar başta hiç siklemiyor.Sonra meraklarına yenilip geliyorlar.Diken üstüne oturduk derken mutfakta sorun çıkıyor ve sıcak saatler yerini iki güzel bayana bırakıyor.Masamıza oturuyorlar.Şekerle oynayan yakın arkadaşım birden gökdelen yapmaya başlıyor.Boyu uzun,saçı bellerine kadar olan sarışın kız söze atılıyor.''Biz sizi tanımıyoruz ki.'' diyerek kendini savunuyor.Big bang'ten başlayıp içinde bulunduğumuz durumu ve zalım dükkan sahibinin bize uyguladığı gazabın izlerini göstermek için ibreyi arkadaşıma çeviriyorum.İnsanlık ölmemiş,düşenin halinden anladıkları için aralarında fiskos yapıp konuşuyorlar.Sonra bana dönüp ''Sen git,o kalsın.'' diyorlar.Kaşlarım kubbeyi gösteriyor ve ellerimdeki damaların izleri belirginleşiyor.''Neden ya ? O sadrazamın sol taşağı mı ? '' diyorum haliyle.''O senden daha nazik ve daha güzel o yüzden '' diyor ağzını bükerek.Alkışlayıp,ezilen ve bir gün muhteşem dönüşüyle herkesin canını yakacak dışlanan karakteri oynuyorum.''Yazıklar olsun sana ! '' diyorum arkadaşıma dönerek.''Umut ! Dur açıklayım.'' diyor arkadan yetişip kolumu tutarak.Tüm cafe ahalisi canlı yayınlanan pembe dizinin izleyicisi oluyor.''Ne açıklaması ben gidiyorum.'' diyorum.

Söylene söylene yolda yürürken peşimize musallat olan babaya kafamla giriyorum.Başımı kaldırınca anlıyorumki önceden karşılaştığımız,hır çıkaran baba.Ellerimi iki yana açıp ''Vur abi.Kim vurmadı ki ? '' diyerek dayağa başlarken terbiye edilmiş kurban oluyorum.

Haftanın İçinden #1

1

Yafta , , , , , , , , ,

Müessesemiz de müşteri memnuniyeti esas alınarak,uzman kadrosu,geçmişten gelen vizyonu ve amatör ruh,profesyonel yaklaşımla sevgili sizleri kucak dolusu saçma velhasıl güldüren pikçırlarla karşınızda.
Maystro.
Haftanın İçinden Köşesi nedir ? Yenilir mi ? İçilir mi ?
Ömer Üründül'den daha çok keyif veren,bağımlılık yaratan,bir bakanın bir daha elinden düşüremeyip müptela olacağı kronik hastalık.
Günlük gazete vb haber sitelerinden el emeği göz nuru derlediğimiz haberleri sevgili sizler için mercek altına alıyoruz.
Muzun içinden hamam böceği bile çıkartırız.

Haftanın Fışfışı

Böyle bir mesleğe,böylesine uygun bir ölüm cuk oturmuş.


Çoşamazsa Bilica'nın açtığı tünelden ülkesine dramatik kaçış trajedisi yaşatır.




 Memleketimin spor haberlerindeki üsluba hayranım.Hergün çeşitli deyimler,sözcükler,terimler türetiyorlar.
Yenişememek ?


Bazı pikçırlar döndürülemediği için siz monitor başındaki izleyiciler dönmek zorunda kalacaksınız.
İnsan budist,rahip olsa bile hiçbir kadın arzulayamaz mı ?
Maymunlarla mı gidericek ihtiyacını ?
Indian Style.




Ömer Üründül vasıtasıyla enfeksiyon hatta beyin bedava reaksiyonlarına yakalanmadık ama vuvuzela öldürdü.


Modern tıp çok ilerledi.
-Siz içeriye gidin soyunun,biz geliyoruz.


Ansayfa dediğin mayolu görüntülerle süslenmiş,grup seks imtihanıyla burun buruna olan adamlarla dolup taşmalı.